Monday, December 31, 2007

* 22 *

Dün gece oyundan döndükten sonra, çıfıt çarşısına dönen beynim dağılsın diye bilgisayarın başına geçtim, bana gelen e-postalara baktım, Blog sayfamı ziyaret edenler, nerelerden gelmişler, hangi sayfalarımı izlemişler gözden geçirdim ve ayrılmış olduğum için günlerdir uğramadığım Daviantart.com’daki sayfama yollandım. İyi ki de gitmişim…

Bir de ne göreyim; genç bir gurup, artık o sitede bulunmayan varlığıma aldırmayıp, sayfamı izleme defterlerine kaydetmişler ve beni Daviantart’daki yepyeni, taptaze varlıklarından haberdar edip çalışmalarını göndermişler…
Nasıl sevindim - gönendim, kendimi kalabalık ve çok hissettim anlatamam.
Bu yeni kurulan gurubun öğretmeni, değerli Sanatçı Nur Tanrıöven’i, Daviantart ve bir başka fotoğraf sitesinde, hayranlıkla izlemekte olduğum çalışmalarından tanıyor, biliyorum…
Ama bir başka şeyi de, bunca yıl yaşadıktan sonra iyi biliyorum:
Ne eylersek eyleyelim, allı – pullu neler neler yaratırsak yaratalım, onların hiçbiri, ama hiçbiri, hayata yetişdirdiğimiz evlatlarımızdan daha değerli, güzel ve anlamlı değildir.
Şimdi bakalım kimlermiş bu evlatlar, hayata dair nasıl buğulu düşleri varmış, bu kavanoz dipli dünyayı nasıl değiştirmek, dönüştürmek arzusundalarmış, sayfalarında yayınladıkları toplu fotoğraflarından ve kendileri hakkında yazdıkları bildirimden, aynen tanıyalım, öğrenelim.

RÜŞTÜ AKIN ANADOLU MESLEK LİSESİ FOTOGRAF VE GRAFİK BÖLÜMÜ 3/E Beşiktaş Sergimiz Öğretmen: Nur Tanrıöven

“IŞIĞIMIZI YOL YAPTIK”

Bizler 25 kişiden oluşan, çevremize farklı bakmayı, anı dondurmayı, bakış açılarımızı geliştirmeyi ve gördüklerimizi geniş kitlelerle paylaşmayı amaç edinen liseli gençleriz. Mustafa Kemal Atatürk, tüm Türk Gençliği gibi, bizim de yolumuzu aydınlatan bir ışıktır. Bizler ondan aldığımız feyizle fotografın ışığını birleştirip, kendimize bir yol çizdik…

İlk sergimizi 26 Mayıs 2007 Beşiktaş Meydanı açık alan sergisi olarak düzenledik.

İfsak’ın düzenlediği ikinci sergimizde de oldukça heyecanlı, mutlu ve gururluyduk.

Çalışmalarımızı öğretmenimizle birlikte kimi zaman mutlulukla, kimi zaman aceleyle, kimi zaman aksiliklerle emek vererek oluşturduk..

Bugün burada olmamızı sağlayan ve bizlere fotoğraf sevgisini aşılayan, bizi tüm kalbiyle, tüm samimiyetiyle ve özverisiyle hep yanımızda olduğu, hak ettiğimiz değeri verdiği, bize kendi sevecenliğinden tattırdığı için TEŞEKKÜR EDERİZ...Dileriz ki o karelerin arkasında hep onun ismi olur. Çünkü bizim çektiğimiz her karenin ardında artık bir 'Nur Tanrıöven' adı zihnimizde kalacak..

Bizi kim yerleştirip bu şekilde bir bütün haline getirdi biliyoruz artık hepimiz bir karede bütün bir kompozisyon şeklinde tamamlandık… Umarız "Bizim karelerimize kendi hayal gücünüzü katarak, kendi dünyanızla birleştirirsiniz.

"Başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, ışığımızı yol yapmamızda emeği geçenlere minnettarız.Teşekkürler…

Rüştü Akın Anadolu Meslek LisesiFotoğraf ve Grafik BölümüÖğrencileri..

Pınar FAZLA 1991

Gizem SÜREL 1991

Yeliz KOÇ 1991

Sevda TERZİ 1991

Ceren TOPSAKAL 1991

Demet ÖZKARTAL 1991

Beril ÇUBUK 1991

Çiğdem Suna ŞENTÜRK 1991

İkbal Merve UÇAN 1991

Funda KÖMÜR 1991

Betül ÖZÇELİK 1991

Ecem ORLAN 1991

Özge KARADİŞ 1991

Gizem TÜRKYILMAZ 1991

Emel KARADENİZ 1991

Merve Ece YILMAZ 1991

Seren ŞARAPCIOĞLU 1991

Sena SAKARYA 1991

Neslihan YUMAKLI 1991

Turgay Ozan ÇAĞATAY 1991

Zeynep İrem SÖZER 1992

Zeynep CESUR 1991

Ecem NALÇAKAR 1991

Ecehan İRİŞ 1991
Gizem BALKAN 1991

Sevgili Evlatlar;
size kendimi tanıtayım:
Ben, adı alpay izbırak olan bir garip oyuncuyum.
Tam kırk yıl oldu, adına ‘Sanat’ denilen dipsiz kuyuda debelenip duruyorum,
Fakat, aman yanlış anlaşılmasın, her on kişiden, dokuzunun kendini ‘Sanatçı’ diye adlandırdığı bu ülkede ben sadece bir oyuncuyum.
Gerçek bir sanatçı olabilmek bu dünyanın en zor, işlerinden biridir; bencileyin bir garibin ne haddine.
İşim, her gece insanlara, girintilerine hayatın gerçeklerini gizlediğim masallar anlatmak…
Başka bir deyişle bir hayal/kurucu da diyebilirsiniz bana…
Ömrümün geride kalan bir on yılında, kurduğum hayalleri genç insanlarla tartışmak ve irdelemek için, Ustanız Nur Tanrıöven gibi öğretmenlik de yaptım.
Oyunculuk hayatımın en güzel yıllarıydı onlar…
Çok hoş ve büyülü bir iştir öğretmeye kalkışmak, çünkü bir öğretmen, öğretmeye soyunduklarından daha fazlasını öğrenir, giyinir öğrencilerinden.
Nazım Hikmet Usta’nın beni büyüleyen bir saptaması vardır, diyor ki:
“Bir evlat anası-babasından daha büyük, evladından küçüktür.”
Çok doğru, yerli yerinde bir bakıştır bu…
Gençler ‘Zaman’ın doğası gereği, yaşlılardan, daha ileride, daha donanımlı bir bigi birikimine doğarlar…
Bu yüzden daha hızlı düşünür ve yaratırlar…
Yaşlılardan eksik olan yanları, deneyim dağarcıklarının az ve küçük olmasıdır sadece.
Görmüş geçirmiş ihtiyarlar, sanırım bu nedenle, gençlere deneyimlerini aktarmak, yararlandırmak adına çok konuşuyor gibi görünebilirler.
Ama ben ihtiyarlığımı öyle şeçmedim hiç, bana sorulmadığı sürece konuşan biri olmadım…
İnsanların işlerine burnumu sokmaktan hiç hoşlanmam.
Sesizce gözleyip, dinlemekten büyük bir tad alırım.
‘Yol’larımı hep böyle yürüdüm…

Görüyorum ki bir yolculuğa çıkmışsınız; kutlarım sizi, soluğunuzun uzun, birlikteliğinizden doğan gücünüzün parçalanmaz, dağılmaz olmasını dilerim.
Ama daha çok “IŞIĞINIZI” kutlamak isterim.
O ‘Işık’ kendimi bildim bileli, benim de ‘Yol’umdur…
Sizlerle minicik bir sırrımı paylaşmak istiyorum:
Oyuncular, garip takıntıları olan yaratıklardır.
Kimileri, her gece oyun başlamadan önce, yüzleri kara çıkmasın, başarıları sürsün, oynarken başlarına bir terslik gelmesin diyerek dua ederler…
Ben bunu asla yapmam, zaten dua etmesini de pek bilmem, hele hele, birilerinden bir şeyler istemeyi hiç beceremem.
Beni yaratanın, varlığıma kendi varlığından katıp armağan ettiği yaratıcı enerjiye inanır, şah damarlarımda devinen o kutsal ışıkla bütünleşirim.
Ben her gece oyun başlamadan önce sahne gerisinin en karanlık ve ıssız bir köşesine gider, gözlerden ırak kaybolur, önce bana oyuncu olma yeteneğini armağan eden ‘Evren’e; sonra da hala oynamakta olduğum sahneleri, öğrenim gördüğüm okulları, çatısının altında özgürce yaşadığım ve kendimi ifade ettiğim ülkemi bana armağan eden Mustafa Kemal Atatürk’üme bütün gönlümle teşekkür ederim.
Kemal Paşa’mın güzel yüzünü gözlerimin önüne getirir, o zarif parmaklı elini saygı ile, minnetle ile öper, başıma kor, işime başlarım.
Kırk yıldır, oynadığım her gece, hiç sektirmeden yaptım bunu…

Sevgili evlatlar;
bundan böyle takipciniz olacak ve beni heyecanlandıran çalışmalarınıza bu sayfada yer vereceğim.
Beni izlemek için gösterdiğiniz zerafete bütün gönlümle teşekkür ediyorum.
Kesişen yolları ile sürüp giden bu hayatı yürümek ne kadar güzel…
Yarın başlayacak olan 2008 Yılı sizinle daha ışıklı ve güzel olacak.
Sizler varsınız ya, ülkemin yarınlarından endişe edilecek hiç bir neden bulamıyorum…
Işıklı yolunuz açık olsun…

Sunday, December 30, 2007

* 21 *


Yeni Yıl için herhangi bir dileğim olmayacak.
Çünkü ne dilersem dileyeyim artık hiçbir şeyin değişmeyeceğini bilecek kadar yaşlandım…

Gene savaşlar hiç bitmeyecek, insanlığın anayurdu olan doğa insanlar tarafından kıyasıya tahrip edilecek, en güçlü olan, ufacık çıkarları adına, hiçbir sınır tanımadan yakıp, yıkıp, ilerleyecek, ama ilerlerken, gasp edip, darp edip, kuşatıp, saldırıp, ağzından akıttığı zehirli salyalarla yürüdüğü yolları, insan kanına, hayvan kanına, yaprakların özsuyuna bulayıp, kirli emellerini, tertemiz hayatlardan teslim alırken, “ben insanlıktan, sonsuz barıştan, medeniyetten yanayım!...” nutuklarını atmaya devam edecek, gene şiştikçe kabaran, kabardıkça hayatın soluğunu boşaltan, emen, tüketen insan egosunun, fitnesi-fücuru-dedikodusu, yalanı/dolanı, riyası, dalkavukluğu, ihaneti, ikiyüzlülüğü, hayatı çıfıt çarşısına döndüren bitmez/tükenmez yargıları hiç tükenmeyecek…

Vazgeçtim artık her gelen Yeni Yıl’da birbirinden güzel dilekleri sıralayıp, asla gerçekleşmeyecek dualara “Amin” diyerek kendimi aldatmaktan.

Çünkü;
bizler idrakimizi değiştirmedikçe, hiç, ama hiçbir şey değişmeyecek.
“Ben ve Öteki” söyleminin zincirlerini kırmadığımız sürece gelen her Yeni Yıl bir öncekinin aynısı olacak.
‘Ben’ liğimizi, sevmekten ziyade korkmayı seçtiğimiz tanrı’yı bile ‘Öteki’ leştirerek yanlış bir denklemde var edip gerçekleştirmeye, çalışıyoruz.
Oysa bir Kızılderili şamanın dediği gibi “ tanrı taşta uyuyor”
Yaratılmış her zerre ‘Bir’ olan ‘Biz’ i tanımlar yalnızca…
Denklem çok açık, seçik ve yalındır:
‘Bir’ + ‘Bir’ = ‘Bir’…
Yani, tanrı bizde, biz de onda uyuruz…
‘Zaman', kol kola, iç içe ilerler yaratılmış her zerre ile, taş bize benzer, biz de taşlara benzeriz…
Ötekileştirdiğimiz her kavramı yargılar, yargıladıkça çekinir, korkarız…
Oysa ‘Evren’in yaratılış denklemi, salt ‘SEVGİ’ üzerine, karşılık beklemeden sevmek adına kuruludur.
Bunu idrak edebilseydik, bir damacana petrol uğruna, kundaklarında uyuyan bebekleri öldürmezdik.

“Karnı aç komşunun yanında tok karınla uyunmaz!...” söyleminin hala pek güncel olduğu günleri yaşamaktayız…
Birinin yüreğinden kopya çekilen bu söylem, bir gün sonra bitmek üzere olan bu yılın başında da pek günceldi…
Ama, “Haydi sana güle güle” diyeceğimiz 2007 boyunca, aç komşularımız azalacağına, sayamayacağımız (ben istatistiklerin yalancısıyım) kadar çoğaldılar…

Şu ‘An’da bizim ölçtüğümüz ‘Zaman’ 00:15’i gösteriyor ‘Biz’e iyi geceler diliyorum…

Friday, December 28, 2007

Jacques Loussier: Bach fugue No. 5 D major WTC

Dinleyin dostlar...
Bakalım beğenecek misiniz benim güzel ustamı?...

* 20 *




Dün sabah uyanır uyanmaz, Jacques Loussier nöbetim tuttu gene …
Her daim kıyıcığımda duran albümlerinden birini aldım dinlemeye başladım sevgili ihtiyarımı.
Onunla akrabalığım 1960’larda konservatuar öğrenciliğim yıllarında başlamıştı.
Pek bir Varoluşcuyduk o yıllarda, daha Marks ve Engels’le tanışmamıştık, burnumuzu Sartre ve Camus metinlerinden kaldırmıyorduk.
Deri ceketlere, kadife pantolonlara hayli düşkündük, ille de süet botlar giyiyor, kalın kemik çerçeveli gözlükler takıyorduk.
Kimilerimiz gece/gündüz güneş gözlükleri ile dolaşıyordu, Fransız filmlerinin karelerinden kopmuş, fırlamış gibi.
Sinematek’de seyrettiğimiz Avrupalı öyküler başka şeyler söylüyor, söyletiyordu.
Hele hele bizler, sanatla iştigal eden genç adamlar, kadınlar, çok farklı, afili, sürüyü terk etmiş hissediyorduk kendimizi.
’60 Anayasası’nın keyfini sürmekteydik.
Özgür, aykırı sözcükler uçuşuyordu havada…
Hiç duymadığımız tınılar…
The Swingle Singers’ı yeni keşfetmiştim, Johan Sebastian Bach’ı, ‘jazz’ın, ‘swing’ kanatları ile uçuran o mucizevi gurubu dinliyordum durmadan…
Almanya’da öğrenim görmekte olan bir arkadaşıma, neredeyse küçük bir servet ödeyerek, J.S. Bach'ı yorumladıkları Long Play’lerinden birini getirtmiştim.
Plak çok dinlenmekten çatırdayarak inliyordu, ama dinliyordum keyifle hiç bıkmadan.

Bir yaz tatiliydi.
Okul arkadaşlarım, Mehmet Keskinoğlu, Rümeysa Bozdağ (şimdi ikisi de yoklar buralarda) ve ben, hiç aklımdan çıkmayan bir İstanbul gecesinde, Komet’in evinde kafa çekip, felsefeler uçuştururken, gene The Swingle Singers dinleniyordu.
Bir ara Komet, “Beyler bunlar da güzel ama bir de Jacques Loussier dinlemeliydiniz, herif akıl almaz işler yapıyor Bach üzerine…” deyiverdi.

Bunu duydum ya, artık kim tutardı paçamdan, hemen araştırmaya başladım.
İlk öğrendiğim Loussier’nin, daha 1950’lerde, Bach’ı ‘Jazz’ca söyleyen ilklerden biri olduğu idi.
Aslında çok sıkı bir klasik müzik eğitiminden geliyordu, Fransa’nın bu disiplinde tanınmış, ünlenmiş piyano ustalarından biri idi.
Ama, aniden rotasını kırmış, bir trio kurmuş, yepyeni düzenlemelerle, çılgın jazz sularında J. S. Bach’a yelken açtırmıştı…
Yalnız Bach’a mı; Vivadi, Ravel, Satie, Debussy, Handel ve Mozart’a da
Bir küçük servet daha ödeyerek, Loussier’nin plaklarından birini daha getirttim Avrupa’dan…
O gün bu gündür kan bağımız Jazz’dan akrabam oldu kendisi…
O çalarak, ben de dinleyerek birlikte yaşlandık desem yalan olmaz.
Üzerinde çalıştığım bir dolu rolü, sadece onu dinleyerek yorumladım.
Yakın zamanlarda sahnelenen “Gerçek Çeşitlemeleri”nde oynadığım Abel Znorko bunlardan biridir.

Şu anda gene Loussier'yi ezberlemekteyim…
Ama, birden geliveren bu son nöbette çok farlı bir gerçeğin ayırdına vardım:
Ben ne zaman anlatmayı çok önemsediğim bir şey üzerine kekemeleşiyorsam, sözcükler saklandıkları yerlerden çıkmaya inat ediyorlarsa, kendimi yetersiz, yeteneksiz bir ahmak gibi hissediyorsam, Loussier’ye savruluyor, ondan medet umuyorum…



Thursday, December 27, 2007

Swinging Bach Live Concert2

* 20 *
Önce,
tedavi edilemez bir 'jazz'hastası olarak kendime;
sonra,
Sevgili Meryem Ana'ya armağan ediyorum.

* 19 *





I.

bir yıl daha bitiyor

İşte bu kadar duru, bu kadar yalın

bu kadar el değmemiş

sıradan bir gerçeği daha

kolları bağlı hayatımızın

bir şiire nasıl dahil edilir bir yılın son günleri

her sonda her başlangıçta ve her defasında

alır gibi bir başkasını karşımıza

perdeler çekip, ışıklar söndürüp

oturup yatağın içine bir başımıza

sorgulamak kendimizi

öğrenmek ikizin anadilini, ikinci belleğimizi

öğrenmek kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini

bu aynaların dehlizlerinde gezinirken görürüz

karanlık günlerimizin kenar süslerini


biterken bir yılın son günleri

biliyoruz takvimler belirlemez değişimin mevsimlerini

gençlik ikindilerini


kargınmış bir çocuktuk büyüdüğümüzden beri


II.

bir yıl daha bitiyor

düşlerim, tasarılarım, yarım kalmış onca şey

her yıl biraz daha kısalıyor öncekinden

bana mı öyle geliyor

yoksa daha mı hızlı ilerliyor zaman

insan yaşlanırken?


III.

kırdım mı incittim mi birilerini

kimleri kazandım, yitirdiklerim kimler?

kendimi yineledim mi yazdıklarımda?

yeniden düşünmeliyim

dostluklarımı, ilişkilerimi

dağınık yatağım, mutsuz yatağım

çoğalttın mı eksiklerimi

gözlerim çocukluk fotoğraflarında mı kaldı

yitirdim mi yoksa masumiyetimi?

borçlarımı ödedim mi?

doğru seçtim mi soruların fiillerini?

tırnaklarım kesilmiş, dişlerim fırçalanmış, saçlarım taranmış,

giysilerim ütülü, odam düzenli mi?

ödünç aldığım kitapları geri verdim mi?

geri verdim mi aldıklarımı:

aşkları, dostlukları, sevgileri, güvenleri, bağları

kitaplara ,sayfalara, satırlara borcumu ödedim mi?

yokladım mı duygularımı

hala sevebiliyor muyum insanları?

ovmalı gümüşlerimi, bakırlarımı, cila geçmeli ahşaplarıma

ovmalı umutları

saklı tutmalı gelecek inancını, yarınları, eksik etmemeli ağzımızdan

hançer kıvamındaki karamizah tadını

şimdi oturup uzun bir hasretlik mektubu yazmalıyım Yavuz'a

sonra köşe başından bir demet çiçek alıp öyle başlamalıyım akşama

yeni bir yıla

ama nedense her şeyin tadı dağılıyor ağzımda

bir sap çiçek mi taşısam yoksa ağzımın kıyısında

aydınlık rengi vursun diye gözlerimdeki buluta


MURATHAN MUNGAN

* 18 *




Hiç yakıştırmıyordum kendime;
Ama yaşlanıyor muyum ne ?…
Her yıl biraz daha ağır geliyor,
çabuk iyileşmiyor,
soğuk/algınlıkları,
gönül/kırıklıkları…
Artık kabullenmeli miyim ne ?...