
Monday, September 8, 2008
* 107 *

Friday, September 5, 2008
* 106 *

Fotoğraf: Oğuz Kurum
Thursday, September 4, 2008
* 104 *
Wednesday, August 27, 2008
* 103 *
son nefesine kadar
ayaklarının üzerinde
kendinden emin
sevinçle
gururla
durmana yetecek kadar
güzelliklerle dopdolu
bir yaşam sürmeni diliyorum
doğan her yeni günün
seni sevdiği kadar
aydınlık
ışıklarla görebilmene yetecek kadar
güneş doğsun üzerine
daha çok sevmene yetecek kadar
yağmurlar yağsın kirpiklerine
her zaman capcanlı sevecen
tutmana yetecek kadar
mutluluk senin olsun
önemsemediğin en küçük değerlerin
ne kadar büyük olduğunu
hatırlatacak kadar
acı çekmeni dilerim
doyurmaya yetecek kadar
kazancın hiç tükenmesin
sahip olduğun her şeye
hayran olmana yetecek kadar
vazgeçmeyi
kaybetmeyi
öğretsin sana
elveda dediğinde
merhaba
diyenlerin çok olsun
Friday, August 22, 2008
* 102 *

Kutsal bir ışığı taşırcasına yüreğimin çekirdeğine ektim onları ve hep benim oldular.
Adı güzel Baykal Ustam onlardan biri, belki de birincisidir.
Oyuncu ömrümün bağrına düşüveren göksel bir cemredir o, benim oyuncu peygamberimdir.
Yüreğimin ormanında büyüttüğüm en ulu çınarlardan biridir.
Onun çırağı olmaktan her zaman büyük bir onur, sınırsızca bir sevinç, engin bir güven duydum.
Bence gerçek bir usta, çırağına mesleğini öğreten değil, onu yaşadığına sevindirendir.
Ben, insan tadına ermeği, insan kıvamında kalmayı, insan olduğuma sevinmeyi Baykal Usta’mdan öğrendim
O, sahnede oyunculuk dilinin yazılı-çizili ABC’si gibiydi.
Bu alfebeyi okuyup kendi gramerinizin dokusunu örmek size kalıyordu.
Oynadığı her rolü, sanki bir dersi dinler, izler gibi defalarca seyrettim ve her defasında, bir dağ doruğu gibi yücelen varlığının karşısında, yoksul oyuncu benliğimi biraz daha genleştirip, zenginleştirerek ayrıldım tiyatrodan.
Birlikte çalışmak mutluluğuna erdiğim son işlerinden biri olan Nazım Hikmet’in Kuvay-ı Milliye Destanı, tam anlamıyla ikinci bir üniversite öğrenimi gibiydi benim için.
Oyunu icra ettiğimiz her gece, Ustam 8. Bab’ı söylerken, ben ve tüm genç oyuncular sahne gerisinde omuz omuza yan yana toplanıyor, onu sessizce dinliyor ve yeniden öğreniyorduk.
Sanki hep birlikte ibadet eder gibiydik…
Sahnede devleşen bu yapı, gündelik hayatında, son derecede mütevazı, neredeyse fark edemediğiniz bir kimliğe bürünür, yüreğinizin derinliklerinde mırıldandığınız sıcacık bir duaya dönüşürdü.
Sıkca bu kimliği ile geliyor düşlerime, yaşadıklarımı sanki bir Sait Faik öyküsünü anlatır gibi inceden inceye irdeliyor, akıl veriyor, beni asla kırmadan eleştiriyor, uyarıyor.
Bu düşlerden sevinçle uyanıyorum, gecenin hangi vakti olursa olsun kalkıyor, ustamın söylediklerini unutmadan not ediyorum.
Tekrar uyumaya döndüğümde geldiği için bütün yüreğimle teşekkür ediyorum ustama.
Onun için öldü diyorlar…
Gülüyorum sadece hem de kıyasıya gülüyorum…
Kim oluyor bu zavallı ölüm?...
Ne yapabilir benim koca çınarıma?...
Olsa olsa adam olabilmek için koluna girip bir yerlere götürmüştür..
Ve de benim Ustam onu da adam etmeye başlamıştır çoktan.
Başkalarını bilemem Baykal Ustam benim için ölmedi, üstelik beni buralarda koyup gittiğinden beri her gün biraz daha çoğalarak yaşıyor…
Thursday, August 21, 2008
* 101 *
Bana bak dostum
Giysi istemeye geldim senden
Sensin ömrümü uzatan
Ricamı dinle
Zambak kökleri için
Senden sepet yapacağım
Yalvarırım dostum kızma sakın
Sedir ağacı için yazılan bir kızılderili şiiri

"Bizler Amerika'da "Kızılderili'den toprağını alıp demiryoluna vermek" anlamına gelen "frontier etik"e duyduğumuz sevgi yüzünden hala acı çekmekteyiz. Bu etik hep "hiç bir şeye karşılık bir şey istemek" olmuştur. Amerika'da sınırlar açıldığı zamanlarda bile "etik" anlayışı yoktu... Ortak özelliğimiz olan "hiç bir şeye karşılık bir şey istemek" konusunda dürüst davranmadığımızdan, bu ülkede yaşayanlar olarak hepimiz "mutlu kapitalist" mitinin her zaman tutsağı olduk..."
David Mamet
(Oyun ve senaryo yazarı, tiyatro ve film yönetmeni)
Metni çeviran: Gülnur Güven




