Sunday, June 10, 2007

1.Haziran.2007

“Savaş İkinci Perdede Çıkacak”ın, 8 Nisan 2007’de başladığımız provalarına, önümüzdeki yeni tiyatro mevsiminde devam etmek üzere ara verdik.

Aniden bastırıveren sıcaklarla bir hayli yoğunlaşan çalışmalardan yorgun-argın eve dönüşlerimde, kendime verdiğim sözü yerine getirememiş, prova notlarımı bir satır olsun sayfama yazamamıştım. “Hele bir ara verelim” diyordum, hele tatil bir başlasın, masamın başına geçer, provalarda çekilen fotoğrafları bilgisayarıma indirir, not defterimi önüme açar, biriktirdiğim izlenimleri derler, toparlar yazarım diye düşünüyordum. Provadan döndüğüm her gece o prova gününde yaşadıklarımı, oyuna dair aniden doğuveren yeni fikirleri, arkadaşlarımla oyun üzerine yaptığımız kıyasıya tartışmaları eşime aktarırken, bir yandan da beynimin köşeciğine burada yazacaklarımı ayıklayıp biriktiriyordum. Kararlıydım, provalara ara verilir verilmez, çalışmalarım sürecinde bir kenara ittiğim gündelik işleri temizleyecek ve hemen masamın başına geçerek kafamı kaldırmadan saatlerce yazacaktım.

Ne var ki, vakit erişir, gün hatta ‘An’ gelir, dört nala koşan hayat duraklayıverir, insan hiç beklemediği, ummadığı, aklının köşesinden bile geçirmediği durumlarla karşı karşıya kalıverir.
Benliğimize saplanıveren, kırılma noktalarıdır işte o anlar, ya gelip/erişip üstün sevinçler ekerler ruhumuza ya da aşkın acılarla kesip-doğrar, kanatırlar canımızı. Sanki hayat kendisini hatırlatmakta, alışkanlıklarımız haline getirdiğimiz büyüsünü gözler önüne semekte, dayatmaktadır. Böylesi ‘An’ları, bir adım attığımızda öte/mize geçtiğimiz eşiklere benzetmişimdir.
Bu eşikten geçildiğinde yepyeni bir dönem başlayacak ve de artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Yaşadıkça kazandığımız anlamların süzülüp yerli yerine oturduğu ve artık asla değişmeyecek bir biçimde bizim olduğu çizgilerde konaklarız.

Hayatı boyunca nekes sevinçleri, cömert acılardan daha az yaşamaya alışkın biri olarak, 1 Haziran 2007 gecesi ömrümün en büyüleyici şaşkınlıklarından birini yaşadığımı itiraf etmeliyim. O gece, bana sevgili dostlarımın yaşattığı, ruhumun çeperlerini zorlayan aşkın bir mutluluğu tattım.

O gün, bu gündür hayatın bana verdiği bu ender güzellikteki armağandan burada burada söz edip etmemek üzerine düşünüp durmaktayım. Çünkü bana sunulan bu güzellik, çok yakınlarımın dışında kimseleri ilgilendirmeyecek kadar özel ve bana dair... Öte yandan bu mutluluğumu yazıp paylaşmamayı yediremedim kendime. En azından, yüreklerini nurlar bürümüş dostlarımın hayatıma kattıkları bu büyülü anlamı kendime saklamakla, hayatı eksik bırakacağımı düşündüm. Benim bildiğim, güzelliklerin paylaşılmadığı hallerde, hayatın, manasız, ruhsuz bir mülk haline geleceğidir. Ben ömrümün hiç bir deminde nekes biri olamadım. Almanın tek yolunun vermek olduğunu bilirim. Sanırım hayatı bir oyuncu olarak yaşamamın tek nedenidir bu seçimim. Sonunda bir kez daha yendim kendimi, mülkü ‘Adalet’e bırakıp yazmaya karar verdim...

Başarabilecek miyim; böylesi ender güzellikteki bir armağanı, ona yakışacak zerafette yansıtabilecek miyim bilemiyorum. Emin olduğum tek gerçeklik, benliğime kazınmış en derin çizgilerdeki çivi yazılarını tarihe bırakmış olacağım... Provanın son haftasıydı, Ustam, Maestrom Yücel Erten, durduk yerde birden, “İhtiyar, 1 Haziran 2007 gecesini bana bırak, sizi bir yere götüreceğim” dedi. Onunla 43 yıldan buyana kopmadan süren dostluğumuzda değişmeyen bir sezgim vardır: O eğer böylesi bir şey istiyorsa, isteğini çok önemsiyor ve üzerinde duruyordur... Böyle durumlarda ona uymak Tanrı buyruğudur sanki... Zahir provalar bittikten sonra ekip olarak bir yere gidilecek ve kafa çekilecekti. Doğrusu iyi de olurdu, hepimiz hayli yorgunduk ve kafalarımızı dağıtmaya ihtiyacımız vardı. Provanın son gününde “Ben sana telefon edip saati bildiririm..” dedi Maestro ve ayrıldık. Dediği gibi de yaptı. telefonda 1 Haziran akşam üzeri saat 19:00’da Taksim Park Kafe’de olmamızı söyledi. İçimden “Tamam, düşündüğüm gibi çıktı” diyerek sevindim...

O gün geldi, hazırlandık, giyinip kuşandık bir hayli erkenden yola koyulduk... Söylenilen yere gittiğimizde ekipten bir çok kişinin oturmuş olduğunu gördüm. Artık o gece neler yaşanacağından emindim. Alkol gelecek/gidecek, mutlaka oyundan konuşulacak, provada yaşanan komiklikler dökülüp/saçılacak, bir şırdan/şamata kopacak, sevgiler bilenecek, coşkular köpürtülecekti, “İki Kalas, Bir Heves” işinin yüreğini açtığı gecelerden biri daha yaşanacaktı.

Maestro’nun o gün dizi çekimi vardı, gecikebilir diye düşünürken baktık dakikası dakikasına geldi, iki dirhem bir çekirdek ona her zaman pek yakışan tertemiz beyaz gömleklerinden birini giymiş olarak... Bir kenara oturup kadronun tek tek gelmesini bekledik. Ekip tamamlanmak üzereyken cep telefonumdan, o anda aramızda olamayan Kürşat’ın (Alnıaçık) beni aradığını gördüm. Pek anlam veremediğim bir şeyler söylemekteydi sevgili Kürşat. Doğumuna tanık olduğum ve de pek bir sevdiğim bu genç adam, çekimi olduğu için gelemeyeceğini, bu anlamlı günümde yanımda olamayacağı için üzgün olduğunu söylüyor, onu bağışlamamı istiyordu. Şaşırdım, “Hangi anlamlı gün, neler oluyor!?...” gibilerden bir şeyler geveledim. Telefonu kapattığımda soran gözlerle baktım Maestro’mun yüzüne. O gayet sakin “Haydi millet şu yan masaya geçelim...” dedi... Millet ayaklandı o anda uzunca bir masanın önceden hazırlanmış olduğunu fark ettim. Önce eşimle beni karşılarına oturttular, usulca çevremizi sardılar ve gece başladı...

Maestro konuşma yapmaya başladı. Bizi Konservatuvar günlerimize götürdü... Cebinden kırmızı kurdeleyle rulo edilmiş bir kağıt çıkardı, oradan okuyarak devam etti. O yıllarda okulca Efes Antik Tiyatrosu’na yaptığımız bir turnede, tiyatronun hemen yanındaki Dionisos Mabedi’nde dize gelip, Dionisos’dan bütün bir oyunculuk ömrümüz için nasıl başarılar diliyerek yakardığımızı, o gençlik günlerimizin komik argosu ile aktardı. “O dualar kırk yıl önce edildi, yakaranlardan biri de alpay izbırak’tı; arkadaşlar bu gece duaları kabul olmuş ihtiyarın 40. oyunculuk yaşını kutluyoruz...” diyerek sözlerini bitirdi. Elindeki kırmızı kurdeleli kağıdı bana uzatıp, “Bu takdirnameyi kabul et...” dedi.

Oturduğum yerde, boğazıma yumruklar sıkışmış, sıkı bir tokat yemişcesine donup kalmıştım. Sesim çıkmıyordu, çıkamıyordu. Konuşmam, bir şeyler söylemem gerektiğini biliyordum ama konuşamıyordum. Ağlamaya başladım... Bu kez, “Dur ihtiyar ağlama, bu iş takdirname ile bitmez, gerisi var!...” dedi Mestro... Arkadaşlar önüme kocaman bir sepet getirip koydular, açmamı istediler. Sepetin içi dostlarımın benim için aldıkları armağanlarla tıka basa doluydu. Kitaplar, CD’ler, DVD’ler, bel ağrılarım için bir termafor, çakmaklar, sigara kutuları, eski şaraplar, havana puroları ve çok hoşlandığımı bildikleri bir alay incik-boncuk...

Mutluluktan kaskatı kesilmiştim, gözyaşlarım dinmiyordu. Dilimin döndüğünce teşekkür ettim ve (madem dualarımı kabul ediyordu) bir kere daha yakarıp, Dionisos’dan hepsine tıpkı kendileri gibi mükemmel oyuncu dostlar vermesini diledim. Gece patlayan bir şampanyanın eşlik ettiği, üzerinde provada çekilen, Maestro ve benim kahkahadan kırıldığımız bir fotoğrafımızın resmedilmiş olduğu bir kocaman pasta ile ilerledi...

İlerleyen saatlerde, ikinci bir mutluluk sadmesiyle darma-duman oldum. Karşımda kadim dostum, büyük oyuncu Köksal (Engür) durmaktaydi. Hani bazı dostlarımız vardır, gerektiğinde hiç düşünmeden böbreğimizin tekini, akciğerimizin yarısını vereceğimiz... Canım Kösal’ım, benim için böyle bir ‘Can’ olagelmiştir. Biz 43 yıl önce oyunculuk denen kutsal serüvene dört kişi atılmıştık... Yücel Erten, Köksal Engür, Ayten Uncuoğlu ve ben. Bunca yıldır hiç kopmadık birbirimizden. Sevgimizi, saygımızı hiç eskitmedik. Birbirimizden uzaklara düştüğümüz zamanlar girdi araya, ama her karşılaştığımızda söylediğimiz son cümleden alıp devam ettik. Onlar benim inançlarım, direnmelerim, öykünmelerim oldular her zaman. Köksal’la bir köşeye çekilip söyleştik, içtik, söyleştik...

Yaşadığım gecenin en anlamlı yanlarından biri de, oyun kadromuzun en yetenekli, daha okullarından yeni mezun olmuş gençleri oldular. O geceyi nazar boncukları gibi gülümseyen evlatlarımızla paylaşmak inanılmaz bir başka armağandı...

Ben bir dolu oyuncu ustam için yapılan 40. yıl kutlamalarında bulunmuştum. Ancak (utanarak söylüyorum) hiç biri bana yaşatılan kadar anlamlı değildi. Havada resmi lakırdıların uçuştuğu asık suratlı törenlerdi onlar. Benim yaşadığım tören değil, tam anlamıyla bir şölen oldu. O gece Can’lar, Can’larda eridi, büyü oldu... Şunu kesinlikle söylüyorum; ( o gece bunu arkadaşlarıma da söyledim) bu mutluluğu yaşadıktan sonra ölsem gözüm açık gitmem, gam yemem. O geceden sonra, her gece uyumadan önce bu mutluluğu sahneye koyan, Ustam Yücel Erten’in akıllara sığmaz değerli varlığını Evren’in dört yönüne ünlüyorum. Ve de dostlarıma benzeri bir mutluluğu tattırabilmek için Evren’den bir parça daha zaman istiyorum...

Gene ne kadar uzattım sözü. Biz oyuncular biraz böyleyiz, tutamıyoruz kendimizi. Yarın yıllar sonra ilk kez tatile çıkacağım. Eşimle Bodrum’a gideceğiz. Fazla değil, bir hafta sonra dönüp yaptığımız provaları yazacağım... Sonra yaz boyunca oyun üzerine sürecek bireysel çalışmalarımı aktaracağım. Yani gene uzatacağım lafı...

2 comments:

Anonymous said...

Can,Canım
Sana armağan edilen akşamı yaşarken bende hem senin hem de kendim için çok mutlu oldum. Duygularımı,senin gibi iyi aktarabilmeyi çok isterdim.fakat şunu söyleyebilirim.Senin kadar hayatta iyi duran birinin aynı zamanda sahnede de bunu yansıtması, sevdiği kadar sevilmesi ve birçok genç insanın yoluna ışık tutup, aydınlattığını kendilerinden yaşarken duyması, bunu sevgi, saygı dolu bir coşkuyla sunmaları .Seninle, bu anlamlı gece gibi tüm güzellikleri, paylaştığımız için ve de beni hayatına kattığın için çok mutluyum. Çok teşekkür ederim. Armağanına , armağan olmak dileğiyle sevgimle kal.

Çiğdem Erken said...

Bir büyük ustanın bu güzel gecesini paylaşmış insanlardan biri olarak okurken gene gözlerim doldu. Azıcık hakkını verebildiysek sanat yaşamının ne mutlu bize. Nice yıllara..