Tuesday, June 26, 2007

ŞARAPLAR KÖYÜ / 2

*(1)
Yücel ile tanıştığımızdan bu yana, aramızda sesleri duyulmayan bir ortak dil vardır. Durduk yerde göz göze geliriz. Muhtarın usuldan emir kokan bu son cümlesinden sonra gene göz göze geldik. Benim gözlerimde “Ne yapacağız şimdi!?...” yazılı idi. Yücel’in gözleri ise, “Ben mi konuşayım, yoksa sen mi?...” diye soruyordu bana. Birden saygı dolu bir sessizlik kapladı ortalığı... Sanırım Sönmez ve Can girdiler lafa, bu işin o kadar kolay olmadığı üzere evelemeli gevelemeli bir şeyler söylediler. Ne var ki, Muhtar yılmıyordu “Siz gene bir düşünün...” diyerek lafı, ucunu bağlamadan avuçlarımıza bıraktı.

Vedalaşıp ayrıldık. Güneş batmak üzere idi, dönerken türkü söylemeyi bile unutmuştuk. Hepimiz kendi içimize dönmüş, sus pus, bu işin içinden nasıl çıkacağımızı düşünüyorduk. Avşa’ya döner dönmez Sönmez’le binliklerimizi (o sıralar iki litrelik şarap şişelerine böyle diyorlardı) yanımıza alıp, keşfettiğimiz bir şarap deposundan ağzına kadar doldurduk. Besbelli gece çok çetin geçecekti...

Gece boyunca konuşup tartıştık. Nasıl bir iş yapabilirdik Araplar Köyü’nde?... Elimizde hazır bir iş yoktu, olsa bile köyün neresinde nasıl oynayacaktık. Tartışmalarımız uzadıkça çaresizliğimiz büyüyordu. Yorgunduk, sarhoşlamıştık, “Sabah ola, Hayır ola” diyerek, kendimizi kan ılıklığındaki geceye bırakarak uyuduk.

Ertesi gün, bir çözüm bulamamış, kafalarımız soru işaretleri ile tıka basa dolu, kız arkadaşlarımızı da yanımıza katarak tekrar Araplar Köyü’nün yolunu tuttuk. Bizi çeken bir şey vardı galiba. Bir de, kendimizi nedensizce (bunca yaşanmışlıktan sonra artık nedenini çok iyi biliyorum), Muhtar’a borçlu hissediyorduk. Bu defa Muhtar önümüze, bizi çözüme yaklaştıracak yeni bir öneri sürdü. Yaz tatillerini köyde geçiren ünlü bir yazardan söz açtı, Yazarın adının Abdülkadir Pirhasan (Vedat Türkali) olduğunu, bizi ona götürebileceğini, onunla konuşarak bir çözüm yolu bulabileceğimizi söyledi.

*(2)
Muhtar’ın söylediklerini duyar duymaz içimin ürperdiğini gün gibi hatırlıyorum. Abdülkadir Amca’yı (bu yüce çınarı tanıdıktan sonra, onu başka türlü ünleyemedim), şiirlerinden ve kahırlarla nakışlanmış yurtsever kavgacı kimliğinden biliyordum. Ayaklarım birbirine dolanarak Abdülkadir Amca’nın kaldığı eve yollandık. Bizleri ‘zahmetsiz evlatları’ gibi kabul etti Koca Yazar. Kaldığı ev gözlerimin önünden hiç gitmez. Pencereleri denize bakan loş, sabun ve iyot kokan serin bir oda. Bir yanda halılar örtülü koca bir sedir. Bir yanda üzerinde okuduğu kitapları ve yazıları dizili duran masası. Eşi, çok az konuşan ama maviş gözleri hep gülümseyen... Oğlu Barış, mavi rengin her türlü cinliği ile bakıp duran. Ve de şarkı söyler gibi konuşan kızı Deniz...

Abdülkadir Amca (sanki hala damda imiş gibi) sedirinin üzerine bağdaş kurup oturdu ve bizi dinlemeye başladı. Önce kendimizi tanıtık, ama O (Muhtar’la konuşmuşmuydu acaba), bizi tanıyor gibi idi. Uzun bir süre Muhtar’ın isteğine birlikte bir çare bulmaya çalıştık. Görmüş geçirmiş Koca Yazar birden “Neden kendiniz bir oyun yazıp oynamayasınız?...” deyiverdi.

Işte bu öneriden sonra olaylar, makarasından boşalan ip, yayından fırlamış ok gibi gelişti. Araplar Köyü sakinlerine yaşadıkları günlerin sorunlarını ve bu sorunların gebe olduğu geleceği anlatacaktık. Deli kanlarımız kıpır kıpır, aşkın bir heyecanla, kolları sıvayıp işimize saldırdık. Köyün sorunlarını Muhtar’ın ağzından üstün körü dinlemiştik. Ancak, edindiğimiz bilgiler yeterli değildi. Bu sorunları en az köylü kadar yaşmalı ve öğrenmeli idik. Derhal ekibi ‘Taş’, ‘Üzüm’ ve ‘Arsa’ başlıkları altında üçe böldük ve Muhtar’dan yardım istedik. Yücel, Sönmez ve ben ‘Taş Mangası’nı oluşturuyorduk.

*(3)

Benim değerli kardeşim Ahmet;
bir mucizenin çarpıcı güzelliğini taşır yurdumuzun insanları. Bu noktada, bizi evinde bir gece misafir edip (çünkü taşa gün doğarken gidiliyordu), iki lokmasını (üç değil gerçekten) bizimle paylaşan Taşçı Hüseyin’i anmadan geçersem iki cihanın da bana haram olacağını biliyorum. Bu mangal yürekli, güzel adam yapacağımız işin sonunda hayır çıkacağını herkeslerden önce (bizlerden bile) sezmişti sanki. Sakız gibi çarşaflar serili döşeklerimize uzanmadan önce, sorduğumuz soruları, bir bilgenin suskunluğunda “Hele sabah olsun, taşa gidelim görürsünüz...” diyerek kestirmeden yanıtlıyordu. Dediği gibi, sabah oldu ve Taşçı Hüseyin’in ne demek istediğini çok ama çok iyi kavradık.

Hüseyin, sabahın ilk ışıkları ile uyandırdı bizi. “Nohut oda, Bakla Sofa” evinin her yanını nefis bir koku kaplamıştı. Bize, “Çökün çorbamızı içelim, yoksa güne dayanamazsınız!...” dedi. Üzerleri dumanlı çorba kaseleri ve kafamdan daha büyük bir somun köy ekmeği duruyordu önümüzde. “Ne çorbası bu?...” diye sorduğumda inceden övünerek “Tarhana” diye yanıtladığını hatırlıyorum. Biz çala kaşık çorbaya saldırmışken, tarhananın nasıl yapıldığını uzun uzun anlattı. Bunu ilk kez sana söylüyorum, o çorbayı içitiğim günden bu yana, bir çok sonbaharda tarhana kardım; ama (neyin tadı eksik bulamadım), Taşçı Hüseyin’in çorbasının tadını bir türlü tutturamıyorum.

Karnımızı doyurduktan sonra, Hüseyin’in güzel gözlü karakaçanını da yanımıza alarak taş ocağının yolunu tuttuk. Ne kadar tırmandık bilemiyorum, ocağa vardığımızda içimden “Oğlum Alpay, bu gün çok uzun sürecek...” dediğimi hatırlıyorum. Tepemizdeki kızgın güneş, usuldan yükselip bıngıldağımızı yumuşatmaya başlarken, Taşçı Hüseyin adı granit olan bu taşın nasıl “Yavuz” bir taş olduğunu anlatmaya başladı. Taşı kırmak için önce damarını bulacaktın. Damarın gözüne vurdun mu, taş peynir gibi yarılıveriyordu.

Inanır mısın bu bilgi, sonraları mesleğimde çok işime yaradı. Granitlere emsal en çetin oyunların bile damarları olduğunu gördüm. Aklını ya da yüreğini metnin damarına vur, bak göreceksin replikler içlerini nasıl açıverecekler sana.

Bir yandan taş kırıyor, bir yandan da Hüseyin’i dinliyorduk. Bu defa Istanbul’un yollarına döşenecek bu taşın üzerinde aracı tüccarlar tarafından döndürülen akçeli dümenleri anlatıyordu. Aktardığı bilgilerin o taşı kırmakta olduğum anda bana nasıl “Yavuz” öfkeler salgıladığını içim burkularak anımsıyorum.

Güneş tepemize çıkmış, öğle vakti erişmişti. Yogunluktan ve sıcaktan bitap düşmüştüm. Taşcı Hüseyin karakaçanın terkisinden üzüm ekmek çıkardı. Önümüzde uzanan görkemli lebi deryaya tepeden bakarak, iştahla yedik azığımızı. Yemeğimi yerken, canıma çok acı veren balyoz sallamaktan yarılmış avuçlarımı Hüseyin’den saklamaya çok özen göstermiştim. Karnımızı doyurup, tellendirdiğimiz sigaraların keyfinden sonra sıra yeni bir fasıla gelmişti. Kırılan taşlar karakaçanın sırtına yüklenecek, tüccar yanaşıp alsın diye kıyıya indirilecekti. Taşlar hayvanın iki yanında duran sepetlere eşit ağırlıklar elde edilerek (bu iş çok önemli idi) özenle yerleştirildi ve çok kahırlı bir yolculuk başladı. O zavallı vefakar hayvan ve sahibi arasındaki tek nabız atan dayanışmayı ömrüm boyunca unutmayacağım. Hani biz tiyatrocular, özene imrene “Takım Oyunculuğu”nun peşinde seyirtip dururuz ya, bunun en has örneğini işte o gün izledim. Hayvan neredeyse doksan derecelik bir sarptan kayıp yuvarlanmamak için tüm bedeni ile direniyor, kan tere batmış sahibi Taşçı Hüseyin ise, saniyelere ilmeklenmiş ritmik hareketlerle gah hayvancığına sarılıp kaymaması için geri çekiyor, gah hayvanın göğsüne dayanıp omuz veriyordu. Indiğimiz sırtın ortalarında bir yerde ise akıl almaz bir başka güçlükle karşılaşıldı. izlediğimiz patikayı, insan adımı ile üzerinden bir adımla atlanabilecek yan yana duran iki kaya kesiyordu. Hayvan yükü ile bu kayalardan atlarken düşerse parçalanır ölürdü. Bu nedenle kırılan taş tümü ile yere indirildi, hayvan atlatılıp karşı kıyıya geçirildi ve taş yeniden yüklendi.

Sanırım Gorki’nin “Küçük Burjuvalar” oyununda, karakterlerden biri, “Hayat asla kitaplarda okuduklarımıza benzemez...” gibilerden bir söz söyler. O güne kadar, kitaplarda okuyup “En yüce değer” olduğunu öğrendiğim “Emek”in ne mene bir şey olduğunu asıl o taş ocağında öğrenmiştim.

Akşamüzeri, bütün gün köyü gözlemleyen ekibimiz toplandı. Kahvede bir yorgunluk çayı içtikten sonra, batan güneşi önümüze alıp Avşa’ya yürüdük. Herkes gördüklerini hararetle birbirine aktarıyordu. Ben, yaşadıklarımdan çok etkilenmiştim, yorgunluktan ziyade, üzerimde ağır bir gerginlik hissediyordum.
Biraz daha büyümüştüm sanki. Şu anda ise, tozlarını aldığım bu anıları yazarken biraz daha ihtiyarladığımı fark ediyorum. Avşa’ya varır varmaz, her zaman yanımda taşıdığım not defterine (Ben onlara ‘Gözlem Defterlerim’ diyor ve hala tutmaya devam ediyorum) gün boyunca gördüğüm duyduğum ne varsa yazdım. Binliğime şarap doldurttum, arkadaşlardan ayrılıp deniz kenarında ıssız bir yer buldum kendime, içtim ve için için ağladım. Gerilmiş sinirlerim boşalıyordu... Şu gençlik ne kadar güzel bir işçilikmiş...

Ertesi gün her zaman olduğundan erken uyanıp, Araplar’a koşturduk. Bir gün önceki gözlemlerimizden süzdüğümüz bilgileri birleştirdik ve ayaklanıp yaşadıklarımızı arası soğumadan doğaçlamaya başladık. Öylesine kaptırmışız ki, aziz arkadaşım Sevinç (Aktansel), kafasına güneş geçtiği için hastalanıp yataklara düştü. Yaptığımız bu çalışmalardan sonra yazacağımız oyunun iskeleti belirginleşmişti. Hatta figürler saptanmış, onları kimlerin oynayacağına bile karar verilmişti. Sönmez’in koca sesi ile “Arkadaşlar oyunu yazmanın zamanı geldi!...” dediğini hatırlıyorum.

*(4)

Muhtar, bu iş için bize köyün okulunu açtı ve antika bir daktilo makinası ile kağıt verdi. Bolca sigara tedarik edip okula kapandık. Muhtar da kahveden çayımızı hiç eksik etmiyordu. Bir kısmımız oyunu yazıyor, bir kısmımız ise daktilonun başına geçip yazılanları temize çekiyordu. Oyunun yazım evresi üzerine çok ilginç şeyler anımsıyorum. Örneğin Yücel ile karşılıklı oynayacağımız epizodu, sınıflardan birine çekilerek (okulun yalnızca iki sınıfı vardı galiba), önümüzde kağıt kalem, bir yandan yüksek sesle oynayıp, bir yan dan da yazdığımızı hatırlıyorum. Ekip oyunu o denli sahiplenmişti ki daktilo makinasının başında, temize çekme işini kim yürütüyorsa, önündeki metne, aklına gelen yeni replikleri “buraya ne güzel yakışır” diyerek ekliyebiliyordu. Oyunun yazımı bitince elimizde, sözcükleri güneş emmiş, taş kırmış, fal açan, üzüm kokulu bir metin duruyordu.

*(5)

İşimizin sonuna yaklaşmıştık, oyunu ezberlememiz ve sahneye koymamız kalmıştı geriye. Günlerimiz sayılıydı, çünkü tatil için ayırdığımız para bitti bitecek bir kerteye gelmişti. Daktilo sayfalarını aramızda paylaşarak yaptığımız provalar süresinde, sahnede işimiz olmadığı zamanlardan yararlanıp, bir kenara çekilerek rollerimizi başarabildiğimizce ezberlemeye çalıştık. Oyun gecesi gelip çattığında, ezberlerimiz yeterince oturmamıştı. Oysa biz oyuna o denli hakimdik ki, oyun sırasında durmadan ayaklarımıza dolanan çocuklara rağmen, yazdığımız metni bir kez daha doğaçlayarak oynadık.

*(6)

Oyun bitip de selama durduğumuzda, köy ahalisinin çılgınlar gibi alkışlayarak üzerimize geldiğini anımsıyorum. Kadınlar kızlarımızı kucaklıyor, erkekeler elimizi sıkıyor, yanaklarımızdan öpüyorlardı. Bir “Yavuz” şenlik ki, sorma gitsin. O andan iki anı kalmış belleğimde. Ben deliler gibi gözlerimle Taşçı Hüseyin’i arıyordum. O’nu gecenin bir kenarında, gözleri dolu dolu, gene sesiz ve biraz mahsun buldum. Seyirttim yanına, birbirimize sıkı sıkı sarıldık, usulca, “Iyi yaptınız be!...” dedi bana. Sonra Abdülkadir Amca çıktı karşıma. O’nun da, yanaklarımdan öperken “Aşkolsun aferin size” dediğini hatırlıyorum.

Sevgili Kardeşim Ahmet;
Öncelikle sana, neredeyse arkeolojik bir çalışma yaparak, “Şaraplar Köyü”nü, iğne ile kazdığın otuz yılın isinden, pasından arıtıp gün yüzüne çıkarttığın için bütün varlığımla teşekkür etmek isterim. Bu arada, oyunu bizden habersiz banda çeken Barış Pirhasan’ı da katkısından dolayı, sevgi ve şükran taşan yüreğimle anıyorum. O tarihte çektiğim fotoğrafların, yıllardır, belgeliğimi handiyse kalbura çevirerek aradığım ve kaybolduğuna hükmettiğim negatiflerini bulmuş olmaktan çocuklar gibi sevinç duymaktayım. Sanırım basılacak kitabı bir demetcik olsun aydınlatacaktır.

Ne garip bir rastlantıdır; “Şaraplar Köyü” otuz yıl önce, meslekdaşlarımdan incindiğim, düşlerimin epridiği, umutlarımın kırıldığı bir dönemde çıkmıştı önüme. O günlerden bu yana, “Aynı Tas”larla, “Aynı Hamam”da yıkanılan otuz yıl sonunda, artık umudumu tümüyle yitirdiğim ve küstüğüm bir dönemde “Şaraplar Köyü”, gene çıkıverdi karşıma. Sana bu mektubu yazarken coşkular köpürterek nasıl yeniden dirildiğimi, serpildiğimi anlatamam. Beni gençliğimle yüzleştirdiğin için sana bir kez daha teşekkür ederim. Öte yandan, çok acı ama, umudumu yitirmekte ne kadar haklı olduğumu bir kez daha anladım. Insan ister istemez kıyaslama yapıyor. Bir kendi gençliğime baktım, bir de bana verilmiş olan bayrağı teslim edeceğim günümün gençlerine. Işte o gençler, bencileyin, tedavülden kalkmak üzere olduğunu düşündükleri yaşlı bunakları “Dinozor” diye çağırıyorlar artık. Bir genç adam olarak benim gibi bir “Fosil” ile ne işin olduğunu hala anlayabilmiş değilim. Ancak, bayrak teslim edilmeli. Genç adam, sencileyin gençlerin varlığı büyük bir onur veriyor insana.

*(7)

O bol şaraplı, bol türkülü günlerde, inançlarımızı bilemek, ilkelerimizi kanatlandırmak için birlikte yüksek sesle söylemekten çok haz duyduğumuz bir türkünün dizeleri geliyor aklıma:
Ah senin o tekdirin bize abestir
Bu yiğitlik sana kimden mirastır
Eğer ki kulluğa verirsen destur
İnan üçten beşten senden geride kalan değilem.
Bu güzel türkü, günümün gençlerine o günlerden bir armağan olsun...

Her ne ise şaka bir yana, biz “Şaraplar Köyü”ne dönelim. İnan bana kurtuluş o köyde. Hani uzayda, kendi yörüngelerinde dönüp duran gezegenler, an eriştiğinde bir hizaya geliveriyorlar ya... Bunun adına da ‘Ekinoks Noktası’ diyorlar sanırım. Bana göre “Şaraplar Köyü” böylesi bir noktada oluşuvermiş bir işti. Ne var ki parladı ve söndü. Hayat mı dağıttı bizleri, biz mi savurduk yörüngelerimizden kendimizi; o güzelim ekibi bir daha yan yana getiremedik. Bu gerçeğin canımı çok yaktığını söylemeliyim. Bana hep, hem kendimiz hem de yurdumuz adına, avuçlarımızdan kayıp gitmiş bir fırsat gibi gelmiştir bu durum.

Keşke tekrar yan yana gelebilsek, aradan geçen bunca zamandan sonra Araplar Köyü’ne gidip oyunumuzu (eğer yerinde duruyorsa gene okulun önünde) bir kez daha oynayabilsek. Oysa bunun, gerçekleşmesi olanaksız, kupkuru bir hayal olduğunu çok iyi biliyorum.

Son olarak 1992 yılında Sönmez, Yücel ve ben “Bahar Noktası”nda yan yana geldik ve çok eğlendik. Neden mi? Yalnızca bu üçlünün ayırdında olduğu, seslere, sözlere dökülmeyen, ama “Leb Demeden Leblebinin” anlaşıldığı bir tını yayılıverdi çalıştığımız oyunun kılcallarına. Çünkü bu armoninin kökleri “Şaraplar Köyü”nden besleniyordu. “Şaraplar Köyü”nün deşifre ettiğin metnine dikkatle eğilirsen, Ekibin üyeleri arasında, bir jonglör maharetinde durmadan el değiştiren “Kavuklu / Pişekar” geometrisini lezzetle ayrımsayacaksın.

“Şaraplar Köyü”nün bir başka çarpıcı güzelliği, oyunun özü ve sözü ile hala çok taze kalmış olması. Metnin uyarı ve önerileri yazıldığı günden bu yana, yurdumuzun özellikle kıyı şeridinde, gündemin hep birinci maddesi olarak yaşandı; yaşanmaya da devam ediyor. Bu nedenle oyunu, harhangi bir kıyı köyümüzde yarın oynasak, bir tek sözcüğün bile yadırganacağını sanmıyorum.

*(8)

Saygıdeğer Hocamız Sevda Şener’in yazdığı son kitap olan “Yaşamın Kırılma Noktasında Dram Sanatı”ndan beni çok etkileyen bir tanımını olduğu gibi aktaracağım sana. Sayın Şener “(...) ben tiyatro sanatı deyince insana özgü olanla insana layık olanı birlikte düşündüren, bunu da insanı eylemi ile sınayarak yapan bir sanatı anlıyorum” diyor. Sanırım “Şaraplar Köyü”nün hala bu denli taze kalmasının nedeni, oyunumuzu her hecesi ile taşıyan bu güzel tanımın anlamında saklı.

Sevgili genç dostum;
Ihtiyarlamanın en belirgin göstergelerinden birinin lafı uzatmak olduğunu söylerlerdi de inanmazdım. Oysa, bir oyuncu tarif etmez, gösterir yalnızca. Başını ağrıttım galiba beni bağışla. Ama, gel iki cümlecik daha katlan bana. Kitap basıldıktan sonra, akranlarından bir ekip oluşturup, Araplar Köyü’nde, yeni bir “Şaraplar Köyü” oynamayı düşünmez misin?... Biz de gelir seyrederdik, belki de ufak rolleri oynardık, ne dersin ?... Sana, önünde uzayıp giden çetin koşuda sağlık ve başarılar diliyorum.

alpay izbırak
Temmuz 1998

*(9)

P.S. İlle de Araplar Köyü olsun demiyorum. Başka bir köy de olabilir. Nasıl olsa “O köy bizim köyümüzdür”...

------------------------------

FOTOĞRAFLAR

*(1)

Araplar Köyü kahvesi: Yüzü dönük olanlar soldan sağa- Yücel, Ayten, Sönmez, Sevinç... Sırtı dönük olanlar- Arsen, Leyla

*(2)

Araplar Köyü kahvesinde Abdülkadir Pirhasan (Vedat Türkali) ve ailesi ile birlikte...

*(3)

Sevgili Dost Taşçı Hüseyin.

*(4)

Oyunun provasında, Ayten, Arsen, Leyla.

*(5)

Provada, Sönmez, Yücel.

*(6)

Provada, Can ve Arsen.

*(7)

Provadan sonra, Taşçı Hüseyin'in yanında Barış Pirhasan. Barış'a çok şey borçluyuz. Bir oynarken habersizce oyunun sesini kaydetmişti. Sonradan bu bantları deşifre ederek oyun metnini kaybetmedik.

*(8)

Dönüş, Abdülkadir Amca, limanda bizim ekibi yolcu ediyor...

*(9)

Dönüş gemiye binmeden son anlar. Abdülkadir Amcanın kafamı okşayan elini hiç unutmadım...

No comments: