Tuesday, June 26, 2007

ŞARAPLAR KÖYÜ / 1




*(1)
Sevgili kardeşim Ahmet;

Benden, yıllar önce Avşa Adası Araplar Köyü’nde, “Şaraplar Köyü” adını verdiğimiz şenlikli serüvenimiz üzerine yazı istemen büyük bir incelik. Bu, beni aklının aydınlığında ne denli güzel bir yere yerleştirdiğini gösteriyor. Sana bütün yüreciğimle teşekkür ediyorum. Ancak, yazı yazmak cesaret isteyen, son derece önemli ve çetin bir iş. Bense, “Şaraplar Köyü”nden bu yana hala bir garip oyuncuyum. Hani çocuklar, değirmi yapıp birleştirdikleri başparmakları ile işaretparmaklarını sabunlu sulara daldırıp havaya balonlar üflerler ya... Işte öyle bir oyuncu. Belki de Araplar Köyü’nde, o kadife gibi ılık, şarap tadındaki yaz gecesinde, havaya üflediğim oyunculuğumu, yere düşüp patlamasın diye altından usul usul üfleyerek, biraz garip, ama hayli kahırlı bir oyunu sürdürüp duruyorum hala...

Dostum;
yazı yazmak benim ne haddime. Her garip oyuncu gibi boyumun ölçüsünü bildiğimden, ama, ısrarlı istemini kırmaya da yüreğim elvermediği için sana bir mektup yazmaya karar verdim. Yazacaklarım, basılmasını düşündüğün kitaba uygun düşer, yer alır mı; artık buna sen karar vereceksin.

Bir kaç dakika önce okuyup bitirdim “Şaraplar Köyü”nün göz pınarlarımda yaşlar biriktiren buruk finalini. Anılarımın milat öncesinin (dile kolay, 30 yıl geçmiş aradan) puslarından sıyrılıveren görüntüler, sesler, kokular gelip kucağıma serpildiler. Öylesine heyecanlandım ki, yerimde duramadım, davrandım, bu mektubu yazmaya koyuldum. Oyunun kötü, kaderini, “Çingene Kadın”ın falına gizlediğimiz sözlerle başlatmış; dramatik gelişimin sonucunda ulaşılan karanlık batağın ortasında, gene aynı “Falcı” Kadın’nın, artık fal olmaktan çıkmış, insanları en has çözümlerin somut aydınlığına çağıran umut dolu çığlıkları ile bitirmişiz. Ne de güzel yapmışız...

İnsanın (o kişi hele bir oyuncu ise), yaptığı işler üzerine konuşması ne kadar güç (bir o kadar da nafile ve ayıp) bir iştir. Oyuncu ömrü boyunca yaptığı işlerden asla hoşnut olmamayı, bir ahlak değil, ama bir yöntem hatta yordam bellemiş biri olarak, “Ne de güzel yapmışız” derken çok zorlanıyorum. Ne var ki, bu güne kadar yaptığı işlerin hangilerinin doğru, hangilerinin yalnış olduğunun ayırdına varabilecek kadar çok yaşadım o güzelim sahnenin üstünde. “Şaraplar Köyü”, gerçekleştirdiğim işlerin atlasında, yalnızca en doğru olanı değil, belki de en güzel ve önemli olanı idi.

*(2)

Tiyatro sanatının dilimizdeki hoş ve çarpıcı tanımlarıdan biri “Iki Kalas, Bir Heves” değil midir?... Beni ben eden mesleğimin, düşlerle örtülü naif, kırılgan, ama umutlarla dopdolu, kahkahalı sapsağlam yapısı, bundan daha güzel dile getirilebilir mi?... Hayatımda “Şaraplar Köyü”nden başka, bu sözün özü ile bire bir ölçekte örtüşebilen başka işi yaşamadım. “İki Kalas”ımız, atlarından soyunmuş bir at arabasının kasası ve bir şarap fıçısı idi. Oyunumuzu aydınlatsın diye ağaçlara gazlı fenerler asmıştık. Oyun alanını, bir değirmiyi çizen aralıklarla yerleştirdiğimiz biriketlerle ayırmıştık seyirciden. Seyircimiz durmadan kıpırdayan ve kıkırdayan çocuklar, onların gerisinde kasketler en geride ise dizim dizim beyaz başörtülerinden oluşuyordu. Arkamızı, gecenin karanlığında fenerlerin ışığını, rengi atmış, hüzünlü bir okul önlüğü gibi yansıtan köy okuluna vermiştik. Üstümüzde ise, söylediğimiz türkülere yıldız tozları yağdıran enfes bir gece duruyordu. Evet, “Bir” de “Heves”imiz vardı; ama, nasıl “Yavuz” (bu sıfatı, oyunda sık sık tekrarlayan Yücel’den ödünç alıyorum) “Bir Heves”... Kızlı erkekli, omuz temasında “Bir orman gibi kardeşcesine” buluşmuş, gencecik “Bir” topak “Heves”...

O günleri ve hala özüm, gözüm gibi sevdiğim arkadaşlarımı hatırlıyorum. Sönmez (Atasoy), Can (Gürzap) ve ben bir yıl önce mezun olmuştuk Konservatuardan. Ben ise ne okuldan ne de Yücel (Erten) ile daha okula girmeden önce Halk Evleri’nde başlayan kadim dostluğumuzdan kopamıyordum bir türlü. Yalnış hatırlamıyorsam, Yücel, Leyla (Barutçu) ve Ayten (Uncuoğlu), Avşa Adası’na gittiğimiz yılın baharında bitirmişlerdi okullarını. İşte o yıl Yücel, mezuniyet sınavında sahneye koyacağı oyunda yer almak isteyip, istemediğimi sordu bana. Ben bir yıllık taze bir profesyoneldim ve benden istediği okulun tarihinde pek rastlanılır bir şey değildi. Hiç sakınmadan, çok sevinerek kabul ettim bu teklifi. Bir yandan Devlet Tiyatroları’ndaki görevimi yerine getiriyor, bir yandan da okula, Yücel’in sınav oyununun provalarına koşturuyordum. Hocalar sınavda beni karşılarında görünce pek şaşırmışlardı. Bir tek Salih Hoca (Canar), gözlerinin dibinde gülücüklerle “Okulu bu kadar çabuk mu özledin?...” diye sormuştu.

*(3)

Şimdi düşündüğümde “Dostluk” kavramının Yücel ile aramdaki arkadaşlığı, kardeşliği tam anlamı ile tarif edemediğini görüyorum. Çünkü, günümüzde “Dostluk”, “Aşk”, “Vefa”, “Sevgi” gibi kavramlar, asıl anlamlarından boşaltılarak o denli müsrifce kulanılıyorki. O yıllarda bizler için dostluk, aç kurtlar gibi okumak hiç bir ayrıntıyı kaçırmadan öğrenmek demekti. Mesleğimizde en iyi olabilmek için gereken doğru kararları alıp yılmadan, arayı soğutmadan çalışmak, çalışmak demekti. Eğitimimiz süresince ne Yücel’in ne de benim dört başı mağmur bir tatil yaptığımızı hatırlamıyorum. Kısa sürelerle bir su kenarına gider, tabiri caizse biraz çimip yılın yorgunluğunu üstümüzden atarak (ya da öyle olduğuna inanıp diyelim), yeni öğrenim yılına hazırlanabilmek için hemen okula dönerdik. Bu çalışmaları yaparken kendimizi bir an için olsun düşündüğümüzü (bu deli gayretli duyguyu hala üzerimden atabilmiş değilim) hatırlamıyorum. Çünkü “Yurdumuzu, milletimizi özümüzden daha çok seviyorduk”. İnancımız, ilkemiz; daha doğru bir deyişle ahte vefamız demekti. Devletin okuttuğu yatılı öğrenciler olarak borçlu idik insanlarımıza. Eğer bir halkımız varsa, biz vardık. Eyleyip işleyeceklerimiz, yurdumuzun güzel insanlarının, Ata’mızın öngördüğü gibi uygarlığın ışığını yakalaması doğrultusunda olacaktı. Bunun için yalnızca mesleğimizi yetkin bir biçimde icra etmek yetmezdi. Adı “Uygarlık” olan ustanın bağrından doğurduğu en mükemmel yapıtlarından biri idi mesleğimiz. Tiyatro ise, insanımızı uygarlığın mağmasına kadar götürebilecek olan bir araçtı yalnızca. İşte biz bunun için dosttuk. Birbirlerimizi ilkelerimizin aydınlığında hayata ayaklandırmak, ısındırmak, sevindirmek için dosttuk. Yalnız biz, “Şaraplar Köyü” ekibi; Yücel, Arsen (Gürzap), Ayten, Can, Sönmez, Leyla, mı böylesi dostlardık?... Yokluklarını içime bir türlü sindiremediğim, Harun, Sinan, Deniz, Yusuf, Hüseyin ve “Orman”ın koparılmış daha nice gencecik filizleri de bunun için dostumuzdular. Onların anlımı aklayan aziz aydınlıklarını bir kere daha yüreğimin ucu sızlayarak anımsamaktan onur duyuyorum.

Şimdilerde “68 Kuşağı” diyerek adlandırılan bu dostları, onlardan inceden tedirgin olan öğretmenleri, “Yaramaz Çocuk”lar olarak ünlüyordu. Ama, hiç birimize işe yaramaz, diyemiyorlardı. Tedirginliklerinin nedenini bu ekibin, okulu kötü yöneten idarecilere karşı başlattığı ve tüm öğrencilerin katıldığı yemek boykotundan sonra anladılar. Yıllardan 68’di Fransa’daki dostların çıtı bile çıkmamıştı daha. Yalnış bir şey söylemek istemem, sanırım bu boykot yurdumuzdaki ilklerden de biridir.

Ortalık tozu dumanına karışmış bir harman yerine dönüvermişti; “Şaraplar Köyü”nün o sıralar öğrenci olan boykotçu ekibi olarak (Ayten, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Tiyatro Bölümü’de eğitim gördüğü için bize dışarıdan destek veriyordu), Öğrenci Derneği’mizin kısıtlı parası ile bir haftaya yakın bir süre, okulun tüm öğrencilerini üç öğün beslemiştik. Sönmezle birlikte, kilolarca kıymadan karıp kızarttığımız kuru köfteleri, bu ahir ömrümde çok eğlenerek anımsıyorum. Boykot devrin bağlı olduğumuz Milli Eğitim Bakanlığı’nı dize getirerek bizim isterlerimiz doğrultusunda sonuçlanmıştı.

Ok yayından çıkmıştı bir kere, bizler artık mimlenmiş “Persona”lardık. Doğrusunu söylemek gerekirse mimlenmeyi biz istemiştik. Yoksa o tarihteki bir çok akranımızın yaptığı gibi, “Etliye, sütlüye karışmadan”, sevimli gençler olarak, Devlet Tiyatroları’nda bizleri bekleyen kadrolarımıza yerleşir ve hiç zaman kaybetmeden, önümüzde yükselen şöhret merdivenini tırmanmaya yönelebilirdik. Oysa, işin bu faslı hiç mi hiç çekmiyordu bizi. Önemli olan şekerin yaldızlı kağıdı değil, ta kendisi idi. Bizim sorunlarımız yurdumuz tiyatrosunun üretimine değgindi. Az buz değil, tamı tamına beş yıl; öğrenim görmüştük?... Geceler gündüzler boyu Türk Tiyatrosu’nun sorunları üzerine konuşmuş, tartışmış, karnımızda mayalanmış sözler biriktirmiştik. Vakit erişmişti, bu sözler, zaman kaybetmeden, hayata kazandırılmalıydı. Yöneticilerimiz, önünde sonunda düşüncelerimizin genç ve diri aydınlığını benimseyeceklerdi; buna inanıyorduk.

*(4)

Ekibin tamamlanması için Yücel, Leyla ve Ayten’in mezun olmalarını bekledik. Insanoğlunun aya ayak bastığı yılın yazı idi, bütün ekip birleşip bir tatil yapmayı düşündük. Ancak, amacımız yalnızca tatil yapmak olmayacaktı. O yıllarda, Avşa Adası aranılan, beğenilen tatil beldelerinin başını çekiyordu. Devlet Tiyatrosu’ndaki abla ve ağabeylerimizin büyük bir çoğunluğu da yaz tatillerini Avşa Ada’sında geçiriyorlardı. Oturup düşündük, hep birlikte Avşa’ya gider, bir yandan tatil yapar, bir yandan da sanatçı ustalarımızla buluşup sohbeti koyulaştırırdık. Onlara, Tiyatromuz üzerine ileriye dönük düşlerimizi, tasarımlarımızı aktararak kendimizi tanıtmak istiyorduk. Oysa hiç de düşündüğümüz gibi olmadı. Ustalar, daha okulda, hakkımızda varılan “Yaramaz Çocuk” tanımının etkisi altındaydılar. Dinlemediler bile ne yakınlaştılar ne de yanlarına yaklaştırdılar. Bir tek, bizden bir kaç yıl önce mezun olan Sevinç (Aktansel), ekibin bir üyesi olarak yanımızda idi.


*(5)

Avşa serüvenin bana meslek hayatımda döne döne kullandığım çok sağlam ilkeler edindirdiğini göğsümü gererek söyleyebilirim. Bunlardan birincisi, belki de en önemlisi nedir bilir misin?: ‘Ne zaman umutsuzluğa düşersen mesleğine sarıl!...’ Sanırım bu yüzden düz ayak gerçek hayatımda söylemekte çok zorlandığım “Merhaba!..”, “Seni seviyorum”, “Artık senin yüzünü bile görmek istemem!...”, “Mutsuz musun?...”, “Dönüp bir de bana baksana!...” gibi cümleleri sahnenin üzerinde, peynir ekmek yemenin kolaylığında ve tadında söyleyebiliyorum. Ben, kendimi bildim bileli, içine gömülmüş kırılgan biriyim. Bu nedenle, güler yüzlü umutlarla, yüreğim kıpır kıpır gittiğimiz Avşa tatilinde ustalarımız tarafından bir güzel püskürtüldükten sonra bir ilke daha edindim: Bir Ağabey olmasını ben Avşa’da öğrendim. Sanırım bir Avşa öncesi ve sonrası var yaşamımda. Avşa’dan sonra hangi oyunda çalışırsam çalışayım, eğer kadronun en yaşlılarından biri ben isem, gençlerimi yüreğimin sıcağında sakladım, onların her türlü sorunu ile ilgilenip, onlarla çalıştığımız oyuna hizmet eden bir ekip oluşturmaya çalıştım.

*(6)

Evdeki pazarlığımızın çarşıya uymadığı Avşa tatilimizde, biraz afallamış, oyuncağını yitirmiş çocuklar gibi, sabahtan akşamlara dek deniz kenarında yatmaya başlamıştık. Teselliyi Sönmez’ciğimin (Ben hayatımda ondan daha “Yavuz” bir ahçıya rastlamadım) pişirip kotardığı yemeklerde ve şarapta buluyorduk. İmdadımıza gene tiyatro yetişti.

Avşa, geçirmekte olduğumuz bu yaz gibi çok sıcaktı ve vıcık vıcık insan kaynıyordu. Sıkılmaya başlamıştım, burada yapılacak hiç bir şey yoktu artık. Bir an önce Ankara’ya, kitaplarımın başına dönmek istiyordum, ama bu isteğimi ekibin birlikteliğini zedelemeden nasıl söyleyeceğimi bilemiyordum. Günlerden bir gün, adanın öte yakasında, adı “Araplar Köyü” olan bir başka yerleşim birimi daha olduğunu öğrendik. Yanlış hatırlamıyorsam Sönmez, “Kalkın ahali gidelim!...” dedi; kızlarımızı Avşa’da bırakıp yola koyulduk. Türküler söyleyerek (o günlerde türkülerin eli tutulmadan yol yürünmezdi), ıssız bir keçi patikasını izleyip Araplar Köyü’ne ulaştık. Şu anda, “Araplar”a dair anımsadığım ilk anı “Sessizlik”... Köye girdiğimizde, yakıcı güneşin altında, cırcır böceklerinin ve denizin sesinden başka hiç bir şey duyulmuyordu. Büyülenmiş gibiydim. Sanki burada daha önceleri yaşamış gibi hissediyordum kendimi. Denizin kıyısındaki köy evleri, tepede depo gibi bir yapı (sonradan oranın bir şarap fabrikası olduğunu öğrendik), köyün bize aykırı bakan köpekleri, ağaçlar, ağaçlarda kuş sesleri... Hepi topu anımsayabildiklerim bunlar. Yürümekten yorulmuş, susamıştık.. mutlaka bir kahve vardır diyerek arandık, çardağına yaprakları kurumuş dallar atılmış kahveyi bulduk.

İşte, “Şaraplar Köyü” serüveni böyle başladı. Bana kitabın basımında kullanılmak üzere Yücel ile bir söyleşi yaptığını söylemiştin. Yücel’in hafızası benden keskindir, serüvenin tarihçesini daha doğru ve eksiksiz bir biçimde sıralamıştır. Bu nedenle yaşadığımız olayları bir kez daha anlatıp canını sıkmak istemiyorum. Ben, anılarımı eşeledikçe ortaya çıkıveren, belleğime kazınmış hiç unutamadığım anıları aktarmaya çalışacağım sana.

Güneşten kaçıp kahvenin gölgesine sığınmış olan köy ahalisinin, bizi görünce tedirgin olduğunu anımsıyorum. O tarihin çok yoğun yaşanan toplumsal olayları, insanlarda (özellikle yabancılara karşı) paranoid tepkiler geliştiriyordu. Biz kimdik?... Neyin nesiydik?... Terörist olabilir miydik?...Ortalığa çekingen bir “Merhaba!..” sarkıtıp, bir süre çıt çıkarmadan, uslu uslu oturup yudumladık çaylarımızı. Sesizliği, çakır gözlü babayiğit bir genç adam bozdu. Davranıp yanımıza geldi, “Hoş gelmişsiniz!...” diyerek masamıza oturdu. Sıcak kanlı, sözünün eri birine benziyordu. Hiç yabansılamadık, sanki onu tanıyor gibiydik. Kimsiniz, kimlerdensiniz faslı tamamlandıktan sonra, bu genç adamın, Araplar Köyü’nün Işçi Parti’li muhtarı olduğunu bildirdi. Yüreklerimizin ışığını yakan bu bilgiden sonra, sohbet daha bir koyulaşmaya başladı. Muhtar, Adalet Partisi’ni tutan babasından, köylüsünden, köyünün zorlu sorunlarından söz ediyordu yorulmadan. Kendimizi kaptırmış dikkatle dinliyorduk. Bir ara, masamıza biraz aykırı, uzak oturan köylünün, sandalyeleri ile birlikte bize usul usul yaklaştıklarını, hatta minik uyarılarla Muhtar’ın sözüne girerek sohbete katıldıklarını farkettim. Örneğin “Taşı Toprağı Altın Istanbul”un parke taşlarının, Araplar Köyü’nden sökülüp götürüldüğünü orada öğrendim. Garip değil mi, Istanbul’un sarayları da, Avşa’nın kardeş adası Marmara Adası’ndan koparılan mermerlerle inşa edilmişti. Muhtar devam ediyordu anlatmaya... Köy bir cennetti, balıkçılık, üzümcülük, taşcılık yapılıyordu; ancak, bu işlerden elde edilen gelir, aracı tüccarın elinde ucuza hiç ediliyor; emeğin gerçek sahibi köylü, boğaz tokluğuna, parmağını bile oynatmadan bolca para kazanan tüccara çalışıyordu. Köyü bekleyen bir başka tehlike ise, kazancı turizmde arayan umutların yol açtığı arsa yağması idi. Deniz kenarındaki birbirinden değerli üzüm bağları, üzerlerinde yükselecek ‘Tesis’lerin düşleri ile yok pahasına elden çıkarılıyordu.

Dinlediğimiz gerçekler burkmuştu yüreklerimizi, ama ne gelirdi ki elimizden. Üstelik vakit bir hayli ilerlemişti, yolumuz uzundu geri dönmek zorunda idik... “Hoşca kalın” demek için sohbetin bağlanmasını saygı ile bekliyorduk. Muhtar birden, bizi damdan düşürürcesine ayaklarımızı yere değdirdi; “Siz madem tiyatrocusunuz, burada bize bir oyun oynamalısınız...” deyiverdi.

---------------------------------------

FOTOĞRAFLAR

*(1)

Araplar Köyü İlk Okulu önü... 1969'un Temmuz güneşi... Oyun alanımız (sahnemiz) biraz sonra yapacağımız prova için sanki hazır halde...

*(2)

Son eklemelerden sonra (üzerinde "Şaraplar Köyü" yazan şarap fıcısı) dekor prova için hazır durumda. Taşçı Hüseyin de gelmişti provayı seyretmeye. Dekora, korka korka geçip oturdu ve bana ünledi: "alpay şurada resmimi al, sana yadigar kalsın"!... dedi.

*(3)

Yücel, ben ve Taşçı Hüseyin.

*(4)

Tatildeyiz... Metruk bir yeldeğirmeni bulmuştuk denize nazır... Şimdi yerinde bir tatil köyü vardır herhalde... Leyla Barutcu, Arsen Gürzap, Tülay Artuk, Ayten Uncuoğlu.

*(5)

Ayten...

*(6)

Arsen...

3 comments:

saadet said...

Alpay bey selamlar nasılsınız,çok güzel herşey gönlünüzce olsun..gerçek sanatçılar hep saygın ve mütevazi şimdi bakıyorumda değer yargılarımız tümden değişik sağolun..sevgiler..saygılar.

R.Yıldırım said...

Sevgili Alpay İzbırak,

Metnin tümcelerinde, fotoğraflarında gezinen sıcak ışığın peşine takılmadan edemedim. Üstelik Ada’nın çocuk belleğimde dinlenen imgelerini de ziyaret ettim. Henüz döndüm, saygıyla selamlıyorum sizi. Teşekkür ederim.

Reyhan Yıldırım

kimlik said...

Sevgili Reyhan Yıldırım;
Ne kadar zarifsiniz, çok teşekkür ederim...
alpay